GÜN AĞARMADAN

Baş ağrısı ile uyandığı bir sabahtı. Hayatını bir film karesine sığdırılmış gibi zihninden izledi. Hep aklında planları sıralanmış olurdu. A planı, B planı hatta yeri gelir acil durum planları olurdu. İşte, hayatını bu planlarla şekillendirmiş ancak bir şeyi unutmuştu. Tek bir şeyi. Nefes! Nefes almak nasıl bir şeydi?

Hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya karar vermiş ve sabahın köründe eşlik eden ağrı ve düşen enerjisine aldırmadan, kendisini bahçenin kokusuna bırakmak istemişti.

Bahçeye çıktığında gün tam olarak ağarmamıştı. Kendi bahçesi olduğu halde, yürüyüş yapacak vakti olmuyor ya da o harekete geçme enerjisini kendisinde bulamıyordu. İşte o sabah bir şeye karar verdi. Kararlarını uygularken tersten gidecekti. Evet, düşen enerjisi ve üstelik ona eşlik eden bir baş ağrısı varken, ilk adımı atacaktı. Tüm bunları yatağının içinde, bir o tarafa bir bu tarafa dönüp dururken düşündü. Hızlıca kalktı yerinden, elini yüzünü yıkadı, dişlerini fırçalayıp eşofman takımını üzerine geçirdi.

İşte ilk adım atılmıştı. Kulaklığından en sevdiği ney sesini dinleyerek bahçenin kapısına varmıştı. “Yeşil! Bu saatlerde ne kadar da güzel” diye düşündü. Ağaçlar bir başka güzel göründü gözüne, az ilerde gördüğü pembe gül, sabahın düşürdüğü çiğ damlası, makyaj gibi yapraklarını süslemişti. Ona harika bir fotoğraf karesi sunmuştu. Yanından yürüyüp giderken selam verdiği zeytin ağacına gözü takıldı ve ötelemeden gövdesine sırtını dayamaya karar verdi.

 Gözlerini kapatıp, ağaçla bütünleşmeye çalışmadan önce şöyle bir etrafına göz gezdirirken kendi kendine konuştu “Sahi bu saatte bir ben mi varım?” Ancak yürüyüşe çıkan hamile bir kadını ve sabah namazına gitmek için ellerinde seccadeleri olan insanları gördü. Sadece kendisi yoktu etrafında, sabahın bu ilk saatlerinde kendisi ile buluşmaya çıkan insanlar da vardı. Artık gözlerini kapatabilirdi.

Öğrendiği onca nefes tekniği vardı ancak mükemmel olmalı diye ötelediği her şeyi şimdi sondan başa doğru uygulamanın vaktiydi. Kendisini rahat ve huzurda hissettiği o an da, ney’in sesini kapatarak, doğanın sesini açmaya karar verdi. Kulağına dolan kuşların ve rüzgârın sesi eşliğinde nefes alıp vermeye başladı. Gözlerinin kapalı olduğundaki dünya çok farklı ve keyifliydi. Başlayalı henüz birkaç dakika olmamıştı ki birisinin ona “İyi misiniz hanımefendi? ” diye sorduğu sesi duyana kadardı. Duyduğu ses ile düşünmeye başladı. “Gözlerimi açarak cevap versem konsantrasyonum dağılacak, cevap vermezsem ısrar edecek, iyi olduğumu öğreninceye kadar başımdan gitmeyecek”diyerek gözlerini açtı. Karşısında duran orta yaşlı bir güvenlik görevlisi hayli endişeliydi. Belli ki hep yürüyüş yapanları görmüş ancak ağacın altında sırtını dayayıp, nefes alıp veren birisine rastlamamıştı.”İyiyim, nefes egzersizi yapıyordum diye cevap verip, her şeyin yolun da olduğunu” söylemişti.

Kafasında oluşan bir sürü yargıyı kenara bırakıp, kaldığı yerden yani sondan düşünmeye başlamıştı. Dikkatim dağıldı diyecek, nefesini ya yarıda kesip evine gidecek ya da kaldığı yerden gözlerini kapatarak, huzur bulduğu dünyasına girecekti. O da öyle yaptı ve kaldığı yerden devam etti. Duyduğu his dinginlikti, hiçbir şeyin acelesi yoktu. Böyle durup düşünürken, beyni susmuyordu. Eve döndüğün de telaşı başlayacaktı, hazırlaması gereken bir kahvaltı sofrası, saat dokuz da işinin başında olması için açması gereken bir bilgisayarı vardı. Düşüncelerin devamı geliyordu, o gün onu bekleyen işler ve toplantıları da beyninde sıralanıyordu. Neler oluyordu? En ufak boşlukta beyni ona yapması gerekenleri bir asker nidasında sıralıyordu. Beyninin boşluğa direndiğini fark etmişti. Huzur ve dinginliğin geldiği yer ile yapmamız gereken ve ezberlediğimiz, zihnimizin ve bedenimizin alıştığı her şeyin hatırlatıldığı yerler bambaşkaydı. “Garip” dedi.

O an zihninin yaptıkları ile güvenlik görevlisinin yaptığı şey arasında bir fark yoktu? İkisi de alışık olmadığı şeyleri görüp, sanki hemen bir hatırlatıcı gibi “Ne yapıyorsun? ” sorusunu soruyordu. Doğru, hiç alışık olmadığı dinginliği keşfetmişti ve bu ona huzur verirken, zihninin öğretileri tehlike altındaymış gibi yapılacaklar listesi sunuyordu. Baş ağrısı geçmiş ve huzurdaydı, zihnine bir öğretmen edasında şunları sıralamaya karar verdi; şu an bir zeytin ağacının altında, sıraladığın yapılacaklar listesine varmadan dinleniyorum ve hayata akmadan önce, kendime akmaya ve ulaşmaya çalışıyorum. Her şey çok güzel ve huzurlu, dinleniyorum ve şu an, tam da şu anın keyfini çıkarmayı tercih ediyorum” dedi. Yaptığı bu konuşma çok hoşuna gitmişti. Kendinden kendine giden yolculuğun bir parçasıydı. Yolculuklar yapılıyorken, seçtiğin yol senin kararındır. Bu ilk deneyimiydi ve bundan sonra sürekli yapmaya karar vermişti. Karar vermişti vermesine ama hayat enerjisini çalarken, sondan başlamayı unutacağı anlar gelecek ve onca yaşına kadar öğrendiği şey ile yeni keşfettiği yol çarpışacaktı. İşte, yaşamda kendimizi huzurda hissettiğimiz o minik anlara ulaşmak için tek engel, etrafımızdaki o şartlar değil, kendimiz idik.

Seçtiğimiz kararlar, yolculuğumuzu nasıl ve ne şekilde yapmamız konusunda ilk ve önemli olanıydı. Her türlü hayata akmak ve yapmak zorunda olduklarımız vardı. Ancak yapacağımız işlerde, kendimizi unutmadan ve anın bize sunduğu kıymeti kaybetmeden yapabilmeliydik. Güvenlik görevlisi nidasında, soru soranlarınız ve bizi bu aldığımız karaları uygularken bölenler olacaktı ancak kaldığımız yerden devam edebilmeliydik. Hayatı doğrusal yaşarken, her şeyi sıraya koyarken, belki de artık elimizde ve an da olanlarla, yaşamı bir spiral gibi, anın sundukları ve verdikleri ile şekillendirmeliydik. Bir kendin var, bir de seçimlerin, hayatta sen yok olmayasın diye, hiçbir şeyin de acelesi yok! Olması gerekenler, olması gerektiği anda ve olduğu haliyle güzeldir.

1 comment
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

SENİN GİBİ…

Hayat bir ağacın dalında asılı yaprak gibidir. Düşleyin yaprağın yaşamını pırıl pırıl, yeşilin en güzel tonunu taşıyıp parlarken, baharın en güzel zamanlarını yaşarken, bol güneşi damarlarına kadar çekerken, etrafında uçuşan…
Görüntüle

DÖL YATAĞI

Saydam saydam süzüldüğünde gözyaşları, içinde kopan fırtınaları dinmeyecek durmayacak gibi hissettiğinde, o ana geldiğinde, işte o an, bilemezdi hep safsaladıkları “AN” dedikleri şey bu olsa gerekti. İçinden çıkılamaz bir hal…
Görüntüle

ŞARAMPOL

Yol, sen olsan da var, olmasan da. Çıkmaya korktuğu yolculuk, o olsa da olmasa da hep vardı. Dünya da öyleydi, sen olsan da, olmasan da hep var olacaktı, olmak zorundaydı.…
Görüntüle

KENDİNE BAK…

Herkes, “Ne der?”değil,“Ben ne derim? “olmalıydı. İçinde sindirmediklerinle başladığın gün, kimler seninle birlikte nasiplenecekti bu sindirilememişlikten, kendine vermediğin o değeri sana kim verecekti, kendine duymadığın öz saygıyı kim sen vermezken…
Görüntüle

RUH HASTASI

Saymaya başladı yüzündeki lekeleri… Sabahın ilk ışığı aynasına yansıyor, yüzündeki leke diye söylendiği çillerine bakıyor bir yandan da ellerini inceliyordu. Elleri çatlamıştı, en ufak hareketinde yarılıp derisinden sıyrılarak, canının yanmasına…
Görüntüle