BİRİ ASLAN BİRİ KURT’UN DÖNEMECİNDE

“Anlıyor musun”?

“Anlıyorum ve anlamaya çalışıyorum bu kadar acıtıyorsa hissettiklerim, nasıl gerçek olamaz?”

“Gerçek dediğin şey ne Ey gül güzeli?”

“ Acıyorsa gerçek değil mi?”

 “Bunu anlayamıyorum. Gitti işte ve canım bu kadar acırken nasıl gerçek değil” diyebilirim.

 “Bak işte acıyor, canım yanıyor, nasıl beni bu kadar erken bırakıp gider, beni bu dünyada bir başıma bırakıp nasıl gider!”

 Bunca zamana kadar bu sorularla yaşadı, oysa bu soruları sormasına neden olan olayı üç yaşındayken yaşamaya başlamıştı. Saçları dalgalıymış, omuzlarına değen uçları da kıvrım kıvrım. Biraz topluca bir bebekmiş.

Gözleri henüz üç yaşındayken onu kaybettiği gün hüzünle buluşmuştu. İleride gülse de gözlerindeki hüznü sadece ruhtan anlayanlar görebilecekti. Gülüyorsun ancak gözlerin, durağında utulmuş bir bavul gibi, geri dönüp sahibinin almasını bekliyor. Sahibi de kendisiydi, unutup gitmişti, orada takılı kalmıştı, terk edilmiş, unutulmuştu.

Evet görüyordu. Annesinden beslendiği zamanları bile görüyordu. Annesi onu emziriyordu, o da besleniyordu. Ancak bedeni doyuyor, ruhu doymuyordu. Çünkü annesi onunla göz kontağı kuramıyordu sanki bir görevmiş gibi almış kucağına sadece besliyordu. Gözleri duvarlarda takılı kalmış, kafasının içinde ona yapılanları sıraya dizmiş onları düşünüyor da düşünüyordu. Gördüğü şiddeti, hakareti, yuvasını, çalışmak zorunda oluşunu, eşini ve kaybettiği anne babasını, evlatlarını düşünüyordu. O kadar sıralamıştı ki, oradan çıkması çok zordu. Kucağında tuttuğu bebeği ağlasa dahi sıraladıklarından, çıkamazdı. Süt bile o kadar az geliyordu ki, ağzı dola dola beslenemiyordu. O gün demişti içinden “BABA!” diye, yüreği “Baba” demişti.

Babasının eczaneden getirdiği kutu mamalarla onu beslemeye başlamışlardı. Hatta biraz daha büyüdüğünde, evde bırakmayıp, onu da yanına götürdüğü zamanlar oluyordu. Babası ile bir kere o bağı kurmuştu. O gün; işte o gün hüzünlüydü, babası yine giderken, ardından kapıya kadar varmış, çığlık çığlığa “Beni bi kerem öbde git!” diye arkasından bağırıyordu. Çünkü asla onu öpmeden evden gitmezdi ve o günde babası aceleyle onu öpmeden bırakıp gitmişti. Bilemezdi o gün son gündü. Bir daha onu asla göremeyecekti. Gitmişti, hem de öpmeden gitmişti.

Hüzünlüydü, sağında solunda elini tutacak birisini arıyordu. Ağlıyordu duyan, gören yoktu. Annesi onu memesinden ayırdığı gibi, yatağından da ayırmıştı. Ev kalabalıktı, mavi fırfırlı bir elbisesi vardı, saçlarını tepeden toplamışlar, elbisenin altından görünen kırmızı renk pijamasının paçaları da çorabın içindeydi. Annesi yaptıkları sakinleştiricinin etkisiyle uyuyordu, nasıl uyumasın ki; yaklaşık beş yılın içinde, annesini, babasını, iki evladını kaybetmiş ve ardından şimdi de eşi onu bırakıp gitmişti. O uyuyordu ama herkes ayaktaydı. Ağlayanlar, ona acıyarak bakanlar içinde kaybolmuştu. Rotayı işte o zaman kaybetmişti. Babası ona kocaman haritasız bir yol bırakmıştı. Ancak o öyle zannediyordu, annesinin yıllar sonra ona çıkarıp vereceği haritayı eline alacaktı. Babası onun doğduğu günü ve anılarını, dualarını yazdığı, bir günlük bırakmıştı ardında, yazmayı, okumayı o kadar çok severdi ki, bir araya gelip sohbet ettiği kişilerin, ilimlerin konuşulduğu anları satırlarına geçirmişti. O satırlar ki her harfin kıvrımında giderecekti özlemini, mürekkebin hep aynı tonda aktığı o satırlar, kaleme değen nefesini hissedecekti. Mavi kaplı günlük, içindekilerin zıttına, hayatı mavi ile kapla, der gibiydi, rengini bile farkındalıkla seçmişti ve onu da yazmıştı. Günlük eline geçmişti, işte ondan sonra rotasını da bulacaktı.

Yolun bu der gibi, üstünde uzun bir elbise, elinde uzun asaya benzer, tahtadan bir sopa  vardı. Kocaman bir dağ. Dağ olmasına bakma sen der gibi içinde sık sık yerleşmiş ağaçlarla dolu, yemyeşildi. O yüksek dağın etrafında tek başına dolanıyordu. Yürüyor yürüyordu, yalnızdı. Yol bitmiyordu. Ardına bir baktı,  bir aslan eşlik ediyor, bir de gri ve beyaz renkleri olan kurt. Aslan soluna geçmiş, kurt ise sağında ilerliyordu.”Hadi yürü bakalım gül güzeli” dedi. “Yolculuk döne dolaşa yine sana varacaktır. Bilir misin ki acı var dünya da burası bir deneyim alanı, benim rahmetimden başka bir şey göremezsin bu âlemde” dedi. Ses yankılanıyor da yankılanıyordu. Duymamak için kalbinin sağır olması gerekirdi. Seçtiğin annen, baban, kardeşlerin, arkadaşların, dostların her kim varsa tek kelime bile ettiğin sen seçtin de geldin. “Anlaşmayı hatırladın mı?” dedi. Hepsi ve herkes, senin daha iyi olman için vardı ve sen görebilseydin, onların ardından da bakan bendim. Hayatta seçimlerin hep devam eder, acı sanmazsan elin, dilin, kalbin yardıma gider miydi? İyiliğe ve güzelliğe gider miydi?

Yolunda işine giderken, bir yavru köpek görsen, cılız, aç ve susamış, dönüp ona yardım etmeyi mi yoksa yoluna devam etmeyi mi seçerdin? Özgür iraden burada devreye girer işte ve o acıma duygunla, köpeğe yardım eder, önüne bir tas su koyarsan ya da bir parça lokma verirsen, ettiğin yardım karşılığı, hayatında olasılıklar denizine bir damla bırakmış olup, o yavru köpeğin hatırına da güzelleşmeyi, yeni bir kapıyı açmış olmayı seçerdin. Herkes seçimleri ile yaşardı hayatını.  

Rüya görüyorsun, rüyanda kaza geçirdin canın o kadar yandı ki, sabah bir kalktın hala etkisindesin, bir rüya gördüm o kadar gerçek gibiydi ki dersin, şükür ki rüyaymış dersin. Hayatta böyle bir rüya, sana gerçek gelen hayat sadece bir rüya. Ancak gerçeğine, aslına, hakikatine, gerçek yaşamına gideceğin yere varacak bir köprüdür. Burada deneyimlediklerin ile yaptıklarınla, inşa edeceğin bir gerçek yaşam İnşaatı, işte ağzınızda dolanan inşaAllah’dır.

Ardında yürüyen, seni erken yaşta terk edip gitti diye suçladığın baban, seni bu yolda kendinden kendine olan yolunu, hakkıyla bulabilmen için gitti. Hala arkandan seni takip ediyor. Onu sana, güçlü ve yeleleriyle savrula savrula yürüyen Aslan olarak gösterdim. Ayrılmış değilsin, o uyandı, hakikatine geri geldi, yuvasına döndü, sıla da olan sensin.

 Sadece uyanmanı bekliyor. Annen bağ kuramadığın, hep yakınında, yanı başında da olsa hala beni görmüyor, hala ruhumu beslemiyor dediğin, çektiği acılarda kaybolduğunu düşündüğün ve seni unuttuğunu düşündüğün annen. Sana en büyük bağın yaratıcınla olacağını her daim hatırlatmak içindi. Acıları ona bilgelik kattı, savaşmayı, bilgelikle yapmayı öğrendi. Tıpkı ondan gördüğün gibi yaptıklarını fark edip, seninde aynı tekrarlara düşmemen için hatırlatıcındı. Acılara sığınma, özüne dön, bilgiye sığın, İlahi olanın bilgeliğine der gibi değil mi? Ancak bunlarla vahşi yaşamda var olabilirsin der gibi güçlü bir kurt olarak arakandan seni takip etmekte. Çünkü güçlü kadınlar kurtlarla koşan kadınlardır. Onların yeleleri yoktur, uzun güçlü dişleri ve pençeleri yoktur ancak güçlü zekâları ve bilgelikleri vardır.

Gördüğün dağ sensin,  dağların eteklerinde dolana dolana yürüyen sensin. Ağaçların hayatına kattıkların, elindeki dayandığın o ağaçtan sopa parçası ilk üç yılındı. Ona dayanarak, bu yolları yürüyorsun. Dayanman gereken ilk üç yıl, seni tam düşecekken ayakta tutan, her adımında onlarla ilerleyeceğin ve iyi ki yaşamışımda, bana dayanak oldu diyebileceğin. Söyle gül güzeli şimdi bu sopa parçasını, alıp eline kırmak mı istersin? Kırmak, seni dayandırdığın tüm kaynaktan mahrum edecektir ve dayanmaya ihtiyacım olmaz mı sanırsın, söyle bu koca dağ başka nasıl arşınlanır!

Yaşarken gördün, unuttun o üç yılı da, yok saydın, hatırladıkça zayıflık olarak gördün. Zannettin ki ben hepsinin altından kalkarım dedin de yükleri yükledikçe sırtlandın. Kaldıramadın, kaldıramayacağından fazla yük aldın da, dizlerin dermansız kalıp gücünü yitirip seni yataklara düşürmüştü. Dayansaydın, görseydin, hayatının ilk yıllarında acı diye gördüğün sana verilen bir rahmetti, sarsaydın, sarmalasaydın, barışsaydın, senin en büyük destekçin olacaktı ve dizlerinin gücü seni terk etmeyecekti. Dizlerinin dermanı seni erken yaşta terk etti değil mi? Allah kullarına zulmetmez ayetini de hiç işitmedin mi? Konuşup durdun dizlerinle, şimdi bir yokuş bile çıkamazsın değil mi? Elinin altına bir tahta parçasından sopa koydum, bak gör diye, acı zannettiklerine sarıl ve dön özüne, dayan diye. Hadi şimdi al eline sopanı, al arakana anneni babanı ve arşınla o dağı, tüm yeşillikleri ile seni bekliyor. Uğrayacağın bir durak var unutma,  zamanında, terk edip gittiğin o bavulu da artık sahiplen. İçinde sen yokken, kaçırdıklarını bıraktım, onları da önüne kat ve yürü. Yürü ki yolun sonuna değil, sürecin rahmetine ve her an dönüştürebileceğin güzelliklere sığın, ışığa dön. Işığına Dön.

1 comment
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

İLLE DE O OLSUN

Nereden bilirsen, oradan yaklaş… O! Nefes alabilme şansını bize verdikçe, her zaman bir umut vardı. Bir telefonla sana ihtiyacım var demiş, sohbete girerken, gördüğüm o mu, değil mi emin değilim…
Görüntüle

Apartman Boşluğu

Gittiği yol yol değildi, çabasına bir karşılık bekliyor, hep mutluluğu başkalarında arıyordu. Kime değer verse verdiği değer karşılıksız kalıyor ve aldıklarıyla yetinemiyor, kimseyi de olduğu gibi kabul edemiyordu. Her gün…
Görüntüle

ÇILDIRMIŞ BU ŞEHİR

Onun yaşadığı şehir öyle ıssız ve sessiz değildi. Azgın suların pençesinde yuvasını bulmaya çalışan balıklar gibi, dalgalarlarla her daim mücadele etmek gerekirdi. Yaşam, yuvaya varmak ve yuvadan çıkmaktı, ikisi arasında…
Görüntüle

GECE BOYU MASALLARI

Sarı, kalın kulplu, önden kapaklı çanta, omuza takılan cinstendi, sırta takılan cinsten değil. Sabaha gözlerini açar açmaz, annesi ona gülümseyerek vermişti. Gördüğünde çok mutlu olmuş ve hemen kitaplarını içine doldurup…
Görüntüle

sülüm teyze

Hayatın serverı sendin, senden sana yansıyana, yansıyandan yansıtılacak, şeye de Hayat denilirdi. Günümüzde soyunduğumuz bir şey kalmadı, gizlemekten başka demişti. Sülüm teyze, elinde tespihi sabah zikrini çekmekteydi. Yeni yapı bir…
Görüntüle

INSIDE (İÇTE)

“İnsanın en huzurlu olduğu anları, içindekilere, kendisine giden yolculuğuna çıktığı, öz varlığına giden yollarda yoğunlaştığı anlardır”dedi. Öyle bir andı onun ki, ancak ne olduğunu bilmediği bir duygu hali ile kendini…
Görüntüle