LA TAHZEN “ÜZÜLME”

Bir tren yolculuğu onları kıyısında Denizi olan, balıkçı teknelerinin olduğu ve yosun kokularıyla dolu bir şehre bırakacaktı. Annesi yanındaydı ve kendisi daha okula bile başlamamıştı. Nereye gittiğini hatırlamıyordu, büyüyünce de fark edecekti ki hep yaptığı şey bu olacaktı. Yolculuğun hissettirdikleri ile yaşayacak ancak yolun onu nereye götüreceğini düşünmeyecekti. Yol keyifle geçmiş ve annesiyle baş başa kalmışlardı.

Bir eve varmışlardı, onların evinden çok farklıydı. Evin hissettirdiği atmosfere odaklanıyor, evin kokusuna dalıyor ve evin kime ait olduğunu bile bilmiyordu, bilemeyecekti. Aklında o evin penceresinden baktığında gördüğü Deniz manzarası, birkaç balıkçı teknesi ve kar beyaz rengiyle, elişi ile yapılmış sehpa örtüsü ve bir sehpa aklında kalacaktı.

Evin üyeleri ona siyah renk ve içinde rengârenk boya kalemleri olan bir kalem kutusu hediye etmişlerdi. Hani içinde lastikleri olan ve kalemlerin ayrı ayrı o lastikten geçirilip yerleştirildiği kalem kutusu. O kalem kutusunu verenleri hatırlamayacaktı ancak o kalem kutusunu hiç unutmayacaktı. Yıllarca koca bir kadın olsa da, kalemlere hevesi oradan gelecekti ve her kalem almaya gittiğinde o anı zihninde canlandıracaktı. Kimin verdiğinden çok, ne verildiği ve onunla ne duygular yaşadığını hatırlayacaktı. Bir kalem aldığında, deniz kıyısı görüyordu, yosun kokularını alıyor ve balıkçı tekneleri görüyordu. Kalem tüm manzarayı yaşatıyordu.

Büyüdü, birçok kitap okusa da içinde geçenlerden çıkıp, yazarın adına ulaşamıyordu. Kitabın kapağını görmekten, yazarın yüzüne varamıyordu. Bazıları önce yazara bakardı kitabını okumak için, o ise hep kapağa ve sonra içerisine bir göz atardı ve sonra koklardı, içinde hissettiği heyecanla öyle dizerdi kendi rafına. Hatta çoğu zaman yazarın yüzünü bilmeden, dünyasını, duygusunu ve yazarın tüm özelliklerini bilirdi ama gel gör ki bir açıp da yüzü nasılmış, ideolojileri nelermiş diye araştırmazdı. Düşündüğü şey, yazdığı eser zaten onun yansımasıydı.

Bazen çok güzel diziler, filmler izler ancak adları hafızasında kalmazdı, konusu ve ona ne kattığı ile ilgilenir ve ona odaklanırdı. O yüzden bir arkadaş topluluğunda, şunun kitabı, bunun filmi diye başlayan sohbetlere dâhil olamazdı. Sonradan, içeriğine girilirse işte o zaman hatırlardı ve işte o zaman aaa biliyorum derdi. Bildiği ona hissettirdiği ve içerikleriydi. O başlayacaksa anlatmaya konudan başlardı, olaylardan ve ona kattığı değerlerden başlardı. Kim yazmış deseler zorlanırdı, kim o filmde oynuyor deseler adını bilmiyorum ki ya da gerçekten unuttum derdi.

Dinlediği yabancı müzikler içinde bu böyleydi, isimlerini bilse de hakkıyla telaffuz edememenin verdiği histen dolayı, şu grup, bu sanatçı diyemezdi belki o defalarca o müzikle ağladı ya da dans etmişti. Nasıl bilmezdi ama işte bizlerin, kimlikleri aşamadan, kavramları aşamadan, sohbetlerde ki, kültür çatışmasının içinde var edemiyorduk. Eğitim hayatında bu belki işe yaramıştı, dersleri zor, kolay kategorisinden çıkartıp, anlamaya çalıştığı derslerinde sınavlarını kolay vermişti. Kafası kolaya değil de hep zora çalışırdı. Nerden bilsin ki o alışık değildi, illa karışık bir şeyler olmalıydı. Ancak işte hayatta da ne kadar zor şey varsa üstesinden gelip, bazen o küçük şeylerin detaylarında takılacaktı. Öğrendiğinde, uyandığı işte tüm bunlar olmuştu. “Zaten kimlikler ve etiketlerle boğulmamıştın peki neden şimdi, kimlere ve etiketlere takılıyorsun” derken kendisini bulmuştu. Küçükken oto pilot gibi zaten bunu bilerek gelmiştin demişti ve o zaman, dön bakalım demişti. Yine farklı bir şey yapmıyordu ya ama yine de insanoğlu işte bazen kimliklerde takılı kalabiliyordu, üstelik ona başkaları yaparken, o kendi kendine yaptığında aşması gerektiğini de o zaman fark etmişti. Demek ki yine insan kendisinden ders alırdı.

Bir gece mutfağın bir köşesinde oturmuş, fırının camından yansıyan yerinden kendisini görmüştü, hani öyle eline alıp bir şeyler okurken, yansıyan halini görmüştü. Birisini istedi böyle konuşacak ve bak neler öğrendim deyip içini coşturacaktı. Bulamadı attı eline telefonu ve aldığı gibi geri bıraktı. Sahi insan bildiklerini de, coşkusunu da dışarı değil, içine aktarabilirdi. Mesele o değildi aslında, mesele o an kendisini yalnız hissetmişti. Konuşacak çok kişi vardı amma anlayacak kim vardı demişti. O duyguyla uzandı yatağına ve aldı eline yine bir kitap, o sırada uykuya dalmıştı. Önünde Kuranı Kerim açılmıştı anlayamadı ne yazdığını, sonra biraz zorlanınca La Tahzen yazdığını gördü, o sıra da tekrarladı içinden La Tahzen. Bir anda bulunduğu oda kadınlarla dolmuştu, bembeyaz giyinmişler ve kucaklarında bebekleri vardı ve onlarında üstü beyazdı. Sonra yanında bulunan ocak alevlendi. Sana ateşi yaktık ancak odun atman lazım demişlerdi ve odundan kalem yaptık sana demişlerdi. La Tahzen üzülme demekti. Üzülme diyordu. Üzülme dediğinde bir sürü beyaz giyimli kadınlar da ona paydaş olmuştu. Hani o paylaşamadığı kimseler oluvermişlerdi. Yoldaşı ise kalemiydi, bir kalemle tüm manzaraları gördüğü. Hani o anlatıp coşamadığı, coşkusu ise Ocağın için de alev halinde yanmaktaydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

İLLE DE O OLSUN

Nereden bilirsen, oradan yaklaş… O! Nefes alabilme şansını bize verdikçe, her zaman bir umut vardı. Bir telefonla sana ihtiyacım var demiş, sohbete girerken, gördüğüm o mu, değil mi emin değilim…
Görüntüle

ADALETİN KILICI

Kitaplarla bütünleşmeyi severdi, içinde bulunduğu dünyadan çıkıp, başka yerlere giderdi. Gökyüzü değişir, etrafındaki kişiler değişir, yol, yön her şey ve herkes bir anda onun baktığı gibi, görmek istediği gibi olurdu.…
Görüntüle

KARADA YAŞAYAN BALIKLAR

Her zaman evlerine gelen birileri olmazdı; hele de bilmediği ve hiç görmediği bir şehirden birileri geliyorsa, onda da merak duygusunu uyandırmış ve heyecanlandırmıştı. Oturduğu yerden gecenin bir vakti, gözü yollarda…
Görüntüle

SESİNDEN GEÇERKEN

Bir ses duyduğun. Her gün yaşadığın aynı insanların sesleri, evet o sesler kulak hafızasındaydı. Her gün duyuyordun o sesi, ya bir gün, bir gün göremez ve duyamazsan, ses sana uzun…
Görüntüle

sülüm teyze

Hayatın serverı sendin, senden sana yansıyana, yansıyandan yansıtılacak, şeye de Hayat denilirdi. Günümüzde soyunduğumuz bir şey kalmadı, gizlemekten başka demişti. Sülüm teyze, elinde tespihi sabah zikrini çekmekteydi. Yeni yapı bir…
Görüntüle

BİR RÜYA

“Bahçede oturmuş, toprağı kazıyordu. Kazıyordu ancak bir yandan da içini çeke çeke ağlıyordu. Bu bir acının verdiği gözyaşı değildi. Onun ağlaması hasrete akan gözyaşlarıydı”. Bahçede bir kuyu vardı, kuyudan su…
Görüntüle